"İstiklal-i Tam" TÜRKİYE 1923-2023

Türkiyeli ya da Türkilerin değil,Türklerin iktidara geldiği ve yönettiği: Anti-emperyalist, ulusalcı, devrimci, laik, halkçı, devletçi, aydınlanmacı ve Mustafa Kemal ATATÜRK emaneti "İstiklal-i tam" bir Türkiye Cumhuriyeti çizgisiden geriye gidişlere karşı yazıyoruz.. A.Kutlu Ayyüce (Göktürkmen)

BAÄžIMSIZLIK YAZILARI-4-

Neden mi "Hayır"?

Banu Avar

 

 

 

Bugün  Feleknaz aradı. O, Adıyaman’da bir tekel iÅŸçisiydi. 

Ankara çadırlarında tanışmıştık.   Adıyaman tekel iÅŸletmesinin,  hüzünlü, yıkık dökük binasında yeniden karşılaÅŸmıştık. 

Arkamızda uzanan   altın sarısı balyalar, yıkık çatıdan  giren yaÄŸmurda ıslanıyorlardı.  Cumhuriyetin damgasını taşıyan  küçük tahta tütün  masalarının   bıçak kesiklerine giren yaÄŸmur damlaları yerdeki su birikintilerine telaÅŸla düÅŸüyordu. 

Bir zamanlar Feleknaz’ların  oturduÄŸu küçük iskemleler saÄŸa sola dağılmışlardı. Tütün bandı sessiz,  üzeri tütün tozu  yaÄŸmur karışımıyla kaplı, bize bakıyordu. 

AÅŸağıda yemekhaneye toplanmış tekel iÅŸçisi kadınlar, çaresizliklerini haykırıyorlardı. 

* * *

Feleknaz mı?

O  artık 4Cli.

Birçok diÄŸeri gibi köleleÅŸti. Sahipsiz kaldı, parasız kaldı, kış soÄŸuÄŸunda kaldırımlarda yattı.

Sonunda verilen parayı aldı. Yaşaması lazımdı!
 
Bana soruyor? ‘Evet’ mi? ‘Hayır’ mı?

‘Senin fikrini öÄŸrenmek istedik!’ diyor. 

Konuyla ilgili  aldığım  ilk telefon ya da ileti deÄŸil bu.  Yazdığım ilk yazı da olmayacak.

Ama bir ÅŸey anladım.  Sözler anlaşılabildiÄŸi oranda etkili. Ve anlaşılabilmesi, anlatanın becerisinde gizli!

 

Yani, ‘Halk anlamıyor!’  lafı iÅŸin bahanesi. Anlatın o zaman. Anlatabilin! Anlatabilelim!  En azından neden anlatamadığımızı, neden aktaramadığımızı, neden bilgiyi karşı tarafa geçiremediÄŸimizi  bilelim! 

Bizim derdimiz, bildiklerimizi  birbirimize anlatmak deÄŸil ki!

Bildiklerimizi, bilgi alması engellenmiÅŸ, her yolla kandırılmış, aldatılmış,  açlıktan bitap düÅŸmüÅŸ, iÅŸsizlikten dumura uÄŸramış olanlara aktarabilmek…

Bağımsız Türkiye Partisi, İşçi partisi,  YeniçaÄŸ Gazetesi ve Ulusal Kanal’ın  ‘neden HAYIR’ duyuruları en kolay anlaşılır ve etkili olanlar. Onlardan bir derleme yapalım. 

Neden mi ‘HAYIR’?

82 Anayasasının daha da ÅŸeddelisi ve aynı odaklarca hazırlanan bir Anayasa ile,  bu milletin bugüne kadar kazandığı  tüm haklar gaspedileceÄŸi için!

Bugüne kadar ANAYASA MAHKEMESİ ve  DANIÅžTAY’ın DUR dediÄŸi tüm belalar yasalaşıp Türk milletinin önüne  geleceÄŸi için!

Nedir  Yargının ‘DUR’ dedikleri   bir bakalım.

Türk halkı HAYIR oyuyla, neye  HAYIR demiÅŸ olacak sıralayalım:

HAYIR demek,

Küresel sermayenin sırtlanlarının  TOPRAKLARIMIZA; MADENLERİMİZE, SUYUMUZA  elkoymaya KANUNEN hak kazanmasına  HAYIR demektir.… 

Åžu anda    yasa dışı olarak ülkemizde faaliyet gösteren  350 yabancı maden ÅŸirketinin, tüm doÄŸal kaynaklarımızı, suyumuzu, borumuzu, petrolümüzü ve neyimiz varsa hepsini YASAL OLARAK talan etmesine HAYIR demektir!
 
HAYIR demek,

Suriye sınırımızda Kıbrıs'ın 3 katı büyüklükteki   mayınlı  arazi ve altında yatan  trilyonlarca  dolarlık petrole İsrail’in el koymasına  HAYIR demektir.
 
Büyük bir çoÄŸunluÄŸu elden çıkarılmış olmakla beraber, henüz hala bizim olan, ağır sanayi iÅŸletmelerinin, limanların, KİT arazilerinin,  pul parasına yabancı sermaye ve yerli iÅŸbirlikçilerine YASAL OLARAK peÅŸkeÅŸ çekilmesine HAYIR demektir.

Tekel iÅŸçilerinin  can siperane direniÅŸleri sonucu, Danıştay tarafından durdurulmuÅŸ olan 4C kölelik yasasının, tüm çalışanları kapsamasına HAYIR demektir. 

HAYIR demek,

Tüm memurların,   hükümet tarafından kurulan bir komisyonun oyuncağı haline gelmesine, dilencileÅŸtirilmesine, 9000 iÅŸ günü çalışıp,  ölünce emekli olmaya  HAYIR demektir. 

Meralarımızın, hazine arazilerimizin  yabancılara   tahsis edilmesine HAYIR demektir.

‘Paran kadar saÄŸlık’ politikasına,  eczanelerin yok edilmesine  HAYIR demektir. 

Tarım ve hayvancılığın yok edilmesine HAYIR demektir. 

Danıştay tarafından satışı durdurulan, ÅŸeker fabrikalarının,  tarım çiftliklerinin  YASAL OLARAK satışının önünün açılmasına HAYIR demektir... 

GenetiÄŸi deÄŸiÅŸtirilmiÅŸ ürünleri sofranıza iteleyen küresel ÅŸirketlere HAYIR demektir..

Unakıtan’ın Gül’ün ErdoÄŸan’ın çocuklarının milyon dolarla oynarken her dört gençten birinin iÅŸsiz kalmasına HAYIR demektir..

HAYIR demek,

Türk ordusunun Paralı askere dönüÅŸtürülme projesine HAYIR demektir.. 

Güvenlik güçlerinin elini kolunu baÄŸlayan AB uyum yasalarına HAYIR demektir.

ABD ile istihbarat paylaşımına HAYIR demektir.

100 yıldır Batının elinde oyuncak olan tarikatlara, etnik ırkçı bölücülük yapan odaklara HAYIR demektir. 

HAYIR demek tüm bu saydıklarımıza  HAYIR! YETER! DUR! demektir!.
 
‘EVET’in arkasında sırtlan  diÅŸlerini gıcırdatan Yedi Düvel vardır!.. 

Bu referandum, küresel sermayenin  Türkiye’yi iÅŸgal planında çok önemli bir adımdır.

Avrupa ve Amerika’dan yükselen sesler, koro halinde  ‘EVET’ demektedir.

Pentagon, Washington, Brüksel  ‘EVET’ demektedir.

İsrail ‘EVET’ demektedir…

Barzani ‘EVET’ demektedir.  

Fethullah Gülen,  Pensilvanya’dan:

"DeÄŸil sadece kadını erkeÄŸi, çoluÄŸu çocuÄŸuyla hatta imkan olsa mezardakileri bile kaldırıp ‘evet’ oyu kullandırmak lazım”

demiÅŸtir.  

Abdullah Öcalan, Kandil  ve BDP, referandumu boykot’ görüntüsü altında  “evet”  propagandası yapmaktadır.

AKP,   hergün ÅŸehit cenazesi kalkarken terör örgütüyle aynı safta yeralmamak için  BDP’ye ‘boykot’ cenahını uygun görmüÅŸtür.

BİZ iÅŸte tüm bu rezilliÄŸe  HAYIR diyoruz!

FaÅŸist bir siyasi parti elinde tüm insan hakları ve demokratik özgürlüklerin yok edilmesine HAYIR diyoruz!

Tüm yasal haklarımızın ,    küresel çete emriyle, iktidar eliyle gaspedilmesine,  konuÅŸma, düÅŸünme, yazma hürriyetimizi kaybetmeye HAYIR diyoruz.

İzlenmeye, dinlenmeye, fişlenmeye HAYIR diyoruz.

Yargıçların bir parti tarafından atandığı ve  bir partili olarak vatandaşı yargıladığı bir düzenin kurulmasına  HAYIR diyoruz!

İnsan hakları, Demokrasi Özgürlük çığlıklarıyla tüm haklarımıza el konulmasına HAYIR! diyoruz.  

Suçunun ne olduÄŸunu bilmeden,  ‘kurbanlık koyun gibi’  içerde tutulan gazeteci, parti baÅŸkanı, subay ve aydınların  hayatının gaspedilmesine HAYIR diyoruz.. 

TUNCAY,   MUSTAFA, UFUK,  DENİZ VE DİĞERLERİ

Biliyoruz ki her gecenin sabahı var. Ve bu sabah yakın.

Yeter ki siz ruhunuza ve  bedeninize iyi bakın!

BAÄžIMSIZLIK YAZILARI-3-

ATATÜRK VE SULTAN GALİYEV

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

GiriÅŸ

Ön Asya Türklerinin  kurtuluÅŸ savaÅŸçısı Mustafa Kemal Atatürk ile Orta Asya Türklerinin  bağımsızlık  önderi   Sultan  Galiyev aynı  yıllarda yaÅŸayan ve etkili olan önderlerdir. Atatürk’ten bir yıl önce doÄŸan  ve  Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce  idam edilen Sultan Galiyev, DoÄŸu TürklüÄŸünün temsilcisi olarak  bağımsız bir  Turan İmparatorluÄŸu peÅŸinde koÅŸmuÅŸtur.

Atatürk, dünyanın jeopolitik merkezi olan topraklarda, Ön Asya TürklüÄŸünün egemenliÄŸinin simgesi olarak Türkiye Cumhuriyetini kurarken, Sultan Galiyev’de  Orta Asya ve DoÄŸu TürklüÄŸünün  yaÅŸadığı topraklarda egemenliÄŸinin göstergesi olacak olan bir bağımsız devlet kurabilmenin çabası içerisindeydi. Bazen İdil-Ural, bazen Tatar-BaÅŸkırt bazen da Turan adını taşıyan devlet modelleri ardında koÅŸmak, DoÄŸu TürklüÄŸünün ve Müslümanlığının önde gelen temsilcisi olarak Sultan Galiyev’in  baÅŸlıca iÅŸi ve tarihsel misyonu olmuÅŸtur.

Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doÄŸru, Avrupa merkezli dünyanın doÄŸusunda yer alan üç büyük imparatorluk çökerken, bu siyasal yapıların içerisinde yer alan  halklar kendi baÅŸlarının çaresine bakmak üzere yeni devlet modelleri üzerinde durmuÅŸlar ve  her topluluk kendi devlet modelini kurmak için uÄŸraşırken , diÄŸer toplumlar ve halklarla karşı karşıya gelmiÅŸtir. Bu nedenle , Birinci Dünya Savaşı öncesinde DoÄŸu Avrupa’daki  Osmanlı topraklarında küçük halklar kendi ulus devletlerini kurma mücadelesine girince, Balkanizasyon denilen dağılma ve parçalanma süreci Osmanlı ve Avusturya İmparatorluklarını yıkmıştır. Aynı dönemde ise  Rus Çarlığında  milliyetçi ayaklanmalar gündeme gelince  Rus devleti  ÅŸiddete yönelen bir halkçılık akımını destekleyerek, Balkanizasyonun Rus Devletini parçalamasını önlemiÅŸtir. Ne var ki, Birinci Dünya Savaşı sürecinde Rus İmparatorluÄŸu çökme noktasına gelince, bu büyük yapı  dağılmış ve sonrası için  halklar arasında çekiÅŸme baÅŸlayınca, yirminci yüzyılın baÅŸlarından itibaren Rusya sınırları içerisinde yaÅŸamakta olan Türk asıllı halk kitleleri kendi geleceÄŸini aramaÄŸa baÅŸlamıştır. İşte bu mücadelenin ortaya çıkardığı Asya TürklüÄŸünün  bağımsızlık önderi Sultan Galiyev olmuÅŸtur.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkler, kendi devletlerinin kurucusu olan Mustafa Kemal’i çok iyi bilmelerine raÄŸmen, Orta Asya ve DoÄŸu TürklüÄŸünün önderi olan Sultan Galiyev’i  yeterince bilmezler çünkü, emperyalizm Orta Asya TürklüÄŸü ile Ön Asya Türkleri arasındaki  bağı kesmiÅŸtir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleÅŸen Sovyet Devrimi, bütün Kafkasya ve Orta Asya bölgelerini sınırları içerisine alırken,  Asya Türklerini bir açık hava hapishanesine demirperde uygulaması sayesinde hapsetmiÅŸtir. Dünyanın merkezi coÄŸrafyasında yer alan büyük Türk devleti olarak Osmanlı imparatorluÄŸu da  çökünce, geri çekilen topraklardan göçüp gelen Türk boyları Ön Asya Türk egemenliÄŸinin merkezi olan Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaÅŸamlarını sürdürmeÄŸe çalışmışlardır. Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan büyük Türk dünyası  yirminci yüzyılın  koÅŸullarında  ikiye bölünmüÅŸ, Ön Asya Türkleri Atatürk’ün kurmuÅŸ olduÄŸu Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında özgür bir biçimde bağımsızlığa kavuÅŸurken, küresel dünya dengelerinin gündeme getirmiÅŸ olduÄŸu Sovyet devrimi sayesinde Rus hegemonyasının egemen olduÄŸu Sovyetler BirliÄŸi gibi bir büyük imparatorluk coÄŸrafyasına  Asya kıtasının çeÅŸitli bölgelerinde yaÅŸamakta olan bütün DoÄŸu Türkleri  katılmak zorunda kalmışlardır.

Ön Asya Türkleri Atatürk sayesinde özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına sahip olurken, Orta Asya’nın DoÄŸu Türkleri  ise  Rus hegemonyası altındaki  bir baskı rejimine demirperde gerisinde kalarak yetmiÅŸ beÅŸ yıl süre ile mahkum olmuÅŸlardır. Bunun da nedeni, DoÄŸu TürklüÄŸünün simgesi olan  Sultan Galiyev’in Atatürk gibi  baÅŸarılı olamamasıdır. Ayrı coÄŸrafyalarda Türk ve Müslüman asıllı halk topluluklarının bağımsız geleceÄŸi için mücadele eden iki büyük önderden  Atatürk’ün batı emperyalizmine karşı baÅŸarılı olarak zafer elde etmesi Sultan Galiyev’in ise, Rus emperyalizmine karşı yürüttüÄŸü bağımsızlık ve özgürlük mücadelesini kaybetmesi nedeniyle böylesine bir ayırım ortaya çıkmıştır.

Atatürk’ün kurmuÅŸ olduÄŸu bağımsız Türk devleti bu sene doksanıncı yılına girerken, Sovyet İmparatorluÄŸunun dağılmasından bu yana yirmi yıl geçmesine raÄŸmen, bütün DoÄŸu Türkleri ve Müslümanları hala kendi bağımsız ve özgür geleceklerini aramaktadırlar. Yüzyılların Rus hegemonyasını sürdürmek isteyen Rus devleti  bugün bile sınırları içinde  veya yakınında yaÅŸamakta olan Türk topluluklarına ya da devletlerine  bağımsız olma hakkını tanımak istememektedir.Tarihi iyi bilen Ruslar, bugün egemen oldukları geniÅŸ topraklarda uzun yüzyıllar Türk asıllı devletlerin ve imparatorlukların hüküm sürdüÄŸünü çok iyi bilmektedirler.

Tarihsel Süreç

Milattan önce  iki binli yıllarda baÅŸlayan göçler sayesinde Orta Asya Türkleri  anakaralar boyunca yayılırken, bugünkü Rus topraklarında önce Hun İmparatorlukları daha sonra da Avar ve Hazar İmparatorlukları yüzyıllarca birer Türk devleti olarak hüküm sürmüÅŸlerdir. Ruslar, Milat yıllarında bugünkü Ukrayna’nın baÅŸkenti olan Kiev dolaylarında bir küçük prenslik iken, Türkler Hazar imparatorluÄŸu olarak bugünkü Rus coÄŸrafyasının mutlak egemeni konumundaydı. Üçüncü yüzyıldan onuncu yüzyıla kadar devam eden büyük Hazar İmparatorluÄŸu yedinci yüzyılda  Avrupa’ya zorlanan Türk göçleri nedeniyle  zayıflamaÄŸa baÅŸlayınca, Kiev’den Moskova’ya taşınan  Rus PrensliÄŸi  zamanla büyümüÅŸ ve bir Çarlık rejimi altında sonraki yıllarda bölgesel bir büyük imparatorluÄŸa dönüÅŸmüÅŸtür.

Yedinci yüzyıl sonrasında göçler devam ettikçe  Hazar ülkesi zamanla Rus ülkesine dönüÅŸmüÅŸtür. Onuncu yüzyılda Hazar imparatorluÄŸunun yıkılmasıyla da, bütün  Hazar topraklarının Rus hegemonyasına seçtiÄŸi görülmüÅŸtür. Bugünkü Çek  Cumhuriyetini, Finlandiya’yı, Estonya’yı, Macaristan’ı ve Bulgaristan’ı  Avrupa kıtasında bağımsız devlet olarak oluÅŸturan Türk kökenli halklar, Hazar topraklarını terkettikçe Rusların önü açılmış  ve zaman içerisinde eski Türk topraklarında büyük bir Rus egemenliÄŸi gündeme gelmiÅŸtir. Bu nedenle, Asya’nın kuzey bölgesinde tarih boyunca bir Rus ve Türk  hegemonya çekiÅŸmesi yaÅŸanmıştır.

Yüzyıllarca süren büyük göçlere raÄŸmen Türk asıllı halklar Asya’nın kuzeyinde, ortasında ve doÄŸusunda varlıklarını sürdürmüÅŸler, yirminci yüzyılın büyük devleti olan Sovyetler BirliÄŸinin çöküÅŸünden sonra da  varlıklarını  ayrı devletler halinde koruyabilmiÅŸlerdir . Bugün Rusya Federasyonu çatısı altında sekiz, Orta Asya ve Kafkasya’da beÅŸ ve Avrupa BirliÄŸi çatısı altında da beÅŸ olmak üzere Türkiye  Cumhuriyeti ve KKTC ile beraber günümüzde tam yirmi adet Türk devleti bulunmaktadır. Ayrıca çeÅŸitli devletlerin sınırları içerisinde yaÅŸayan  farklı Türk toplulukları da  günümüzde  çeÅŸitli bölgelerde görülebilmektedir. Türkler bugün Asya ve Avrupa kıtalarının çeÅŸitli bölgelerinde yaÅŸamaÄŸa devam ederken, Türkiye Cumhuriyeti de bu iki kıtanın tam ortasında bir doÄŸu ve batı köprüsü olarak varlığını sürdürmektedir.

Atatürk’ün eseri olan Türk devleti bağımsızlığını korurken, Sultan Galiyev’in  aynı doÄŸrultuda bir büyük Turan İmparatorluÄŸu çatısı altında bir araya getirmek istediÄŸi  Orta ve  Kuzey Asya Türkleri ile Müslümanları  hala günümüzde de bağımsız geleceklerini aramaÄŸa devam etmektedirler. Bununda baÅŸlıca nedeni, Atatürk’ün batı emperyalizmine  karşı  bağımsızlık mücadelesini kazandığı  zaman diliminde, Sultan Galiyev’in  Rus emperyalizmine karşı yürütmüÅŸ olduÄŸu bağımsızlık mücadelesini kaybetmesidir. EÄŸer Sultan Galiyev’de  Ruslara karşı  yürüttüÄŸü mücadeleyi kazanarak bağımsız bir Turan devleti kurabilseydi, bütün Avrasya kıtasında Türk egemenliÄŸi  kurulmuÅŸ olacaktı. Sovyetler BirliÄŸinin dağılmasından sonra bugünkü avrasya kavgası o zaman çıkmayacaktı. Türklerin dağınık olmaları ve bir türlü Ruslar gibi merkezi yönetime sahip olamamaları yüzünden, Rusya ve Asya Türk toplulukları  bir büyük devlet çatısı altında bir araya gelememiÅŸlerdir.

Hedef, Büyük Türk CoÄŸrafyası

Atatürk ile Sultan Galiyev  beraberce ele alındığında ilk yapılması gereken; tarihsel süreç içerisinde bu iki önderin bir ortak deÄŸerlendirmeye konu edilmesidir. Yirminci yüzyılın baÅŸlarında Ön Asya Türklerinin  merkezi coÄŸrafya da bağımsız bir devlet kurma ÅŸansına sahip olabilmeleri ile Kuzey ve Orta Asya Türklerinin böylesine bir ÅŸansı yakalayamamaları  üzerinde durmak ve  iki ayrı bölge Türklerinin neden bir ortak dayanışma içerisinde bir büyük Avrasya yapılanmasını kendi egemenlikleri altında  yakalayamadıkları  konusunu irdelemek gerekmektedir.

Burada tarihsel koÅŸullar ile beraber uluslararası konjonktürün  önde gelen etkilere sahip olduÄŸunu görmek gereklidir. Ayrıca, Atatürk’ün bir asker olarak sahip olduÄŸu bilgi birikimini  ve devlet aklını  ustalıklı bir biçimde  bağımsız yeni bir devlet için kullanması ile Sultan Galiyev’in ise bir öÄŸretmen olarak sahip olduÄŸu entelektüel bilgi birikimini büyük Türk coÄŸrafyasında devlet kurucusu olarak kullanamamasının üzerinde durmak gerekmektedir. İki ayrı coÄŸrafyanın kendine özgü jeopolitik konumlarını Atatürk yerinde deÄŸerlendirebilirken, Sultan Galiyev bu konuda yetersiz kalmıştır, Sultan Galiyev’in çalıştığı alanın Türkiye topraklarının on misli büyüklüÄŸünde olması faktörü dikkate alınırsa o zaman  Atatürk’ün daha küçük bir ülkede yürütmüÅŸ olduÄŸu bağımsızlık savaşında, Galiyev’den daha ÅŸanslı olduÄŸu görülmektedir.

Tarihin köÅŸe başında doÄŸu imparatorlukları çökerken, merkezdeki Türk devleti dağılmış ve İstanbul baÅŸkent olmaktan çıkmıştır. Türkler büyük devletlerini ellerinden kaçırırken, Ruslar Çarlık rejimi çökmesine raÄŸmen gene de ayakta kalmışlar ve Moskova merkezli imparatorluk coÄŸrafyasını yeni dönemde gene Moskova merkezli bir büyük ideolojik siyasal yapılanma çerçevesinde  sürdürebilmiÅŸlerdir. Bu dönemde bütün Kuzey ve Orta Asya Türk toplulukları Sovyet imparatorluÄŸu çatısı altında Rus hegemonyasına mahkum edilmiÅŸlerdir. Üç çeyrek asır devam eden ideolojik imparatorluk, Rusya Türkleri için tam bir demirperde hapishanesine dönüÅŸmüÅŸ, sosyalist sistemin çöküÅŸü üzerine, bir kısım Türk devletleri bağımsızlıklarını yakalayabilmiÅŸ, diÄŸerleri ise gene Rus hegemonyası altında federasyonun sınırları içerisinde  Çeçenistan gibi baskı altına alınmışlardır.

Sultan Galiyev’in denemiÅŸ olduÄŸu üç tür devlet yapılanmasının devam edememesi nedeniyle, Rusya Türkleri hala Rus baskısı altında yaÅŸam mücadelesi vermektedirler. Hazar’ın kuzey bölgesinde bir İdil-Ural ya da Tatar-BaÅŸkurt  devletlerinin kurulması veya  Orta Asya ile kuzey Asya Türklerini bir araya getirecek olan bir büyük Turan İmparatorluÄŸunun kurulmuÅŸ olması, Türk dünyasının daha özgür ve bağımsız bir geleceÄŸe  yönelmesini saÄŸlayabilecekti. Ne var ki, Sultan Galiyev dönemindeki mücadeleyi Rusların kazanması ve Türklerin yitirmesi yüzünden ortaya çıkmış olan dağınık tablo bugün deÄŸiÅŸmediÄŸi için  mazlum Türk topluluklarının  esareti günümüzde de devam etmektedir. Orta Asya ve Kafkasya Türkleri bağımsızlıklarını kazanmalarına raÄŸmen, Rusya ve kuzey Asya Türk toplulukları gene Rusya Federasyonunun çatısı altında yaÅŸamaÄŸa zorlanmaktadırlar.

Türk devletlerinin yarısı bağımsız yaÅŸarken, geri kalan yarısı da Rusya hegemonyası altında gene eskisi gibi esarete zorlanmaktadırlar. Sultan Galiyev ve arkadaÅŸlarının Birinci Dünya Savaşı sırasındaki mücadeleyi kaybetmeleri nedeniyle ortaya çıkan olumsuz tablo yirmibirinci yüzyılın baÅŸlarında da devam etmektedir. Rusya Türklerinin Atatürk’ün elde etmiÅŸ olduÄŸu zaferi saÄŸlayamamaları  yüzünden, büyük Türk dünyası Rus hegemonyasının baskılarına terkedilmiÅŸtir. İdeolojik imparatorluÄŸunu elinden kaçıran Rus devleti, yeni dönemde gene eskisi gibi imparatorluk macerasını sürdürmek istediÄŸi için, sınırları içerisinde yer alan Türk ve müslüman asıllı toplulukların bağımsızlıklarını bir türlü kabul etmemektedir. Özellikle, Çeçenistan’a karşı uygulanan ağır baskı ve katliam giriÅŸimleri  böylesine bir olumsuz tutumun en açık göstergeleri olarak dünya tarihi içindeki yerini almıştır. Benzeri bir biçimde bağımsızlığa yönelen Tataristan’a karşı da Rus emperyalizmi elinden gelen tüm yolları deneyerek, Tatar Türklerini gene kendi çatısı ve baskısı altında tutmaÄŸa çalışmaktadır. Tüm halklar ve ülkeler bağımsız bir geleceÄŸe doÄŸru yönelirken, eskiden kalma baskı düzenleri içerisine Asya ve Rusya Türklerini hapsetmenin ne derece ters bir durum olduÄŸu her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Sultan Galiyev yerine Stalin’in galip gelmesi ve tüm karşıtlarını temizlemesi sonucunda ortaya çıkan Türkler için esaret tablosunun günümüzde eskisi gibi sürdürülmek istenmesi  geleceÄŸin Rusya’sı bir çekiÅŸme ve çatışma alanına dönüÅŸtürecek gibi görünmektedir.

Lenin ve Stalin karşısında  mücadeleyi yitiren Sultan Galiyev bir öÄŸretmen olarak son derece bilgili ve kültürlü  bir siyasetçiydi. Hapishanede kendisini anlatan bir kitap yazan Galiyev  yoksul geçen bir çocukluk döneminden sonra kendisini okumaya ve yetiÅŸtirmeye vermiÅŸti. Tatar öÄŸretmen okulunu bitirdikten sonra tatar Sosyalist Örgütünü kurarak siyasal önderliÄŸe baÅŸlayan Galiyev, Tatar milliyetçiliÄŸi ile beraber sosyalist giriÅŸimlerini de sürdürüyordu. Daha sonra Kazan’a geçerek Mollanur Vahidov’un kurucusu olduÄŸu Müslüman Sosyalistler Komitesine katıldı. Rusya’da yaÅŸayan bütün Müslümanları sosyalist bir devlet çatısı altında biraraya getirmeyi hedefleyen bu komitede Mollanur Vahidov sonrasında  Galiyev baÅŸkanlığa geldi ve bu görevini uzun süre yürüttü. Devrim sonrasında Moskova’da toplanan Komünist Partisinin kongresinde bütün milli komitelerin kapatılması karar altına alınınca, bu komitenin çalışmaları  durduruldu. Sultan Galiyev komite baÅŸkanı olarak giriÅŸimlerini sürdürmeÄŸe devam etti ve böylece Moskova ile ters düÅŸtü. Tatar-BaÅŸkurt Meclisinin almış olduÄŸu İdil-Ural devleti kurma projesi, yeni dönemde Moskova merkezli sosyalist sistemin tüm ülkeye egemen olmasıyla beraber  duraklamıştır.

Orta ve kuzey Asya Türkleri ile Müslümanları için öncü  bir örnek hareketi örgütlemek için uÄŸraÅŸan Tatarlara karşı Rusların tepkisi giderek artmış ve  belirli bir aÅŸamadan sonra Tatar-Rus karşıtlığı tırmanmaÄŸa baÅŸlamıştır SSCB yönetimi  ülke içindeki iç savaşı gerekçe göstererek merkezi yönetim dışındaki bütün yerel ve bölgesel siyasal yapılanmaları yasaklamıştır. Moskova’nın direktifiyle Tataristan, BaÅŸkurdistan ve ÇuvaÅŸistan ayrı devletler olarak kurularak  Rusya Federasyonu içerisinde eyalet statüsüne sahip oluyorlardı. Böylece Rusya’da Sultan Galiyev’in baÅŸlattığı giriÅŸimlerin ters tepmesiyle ulusal sorun daha da büyüyerek ülkenin gündemine oturuyordu.

Merkeze bağımlı eyalete yapılanmasına karşı çıkan Tatarların ulusal özerklik talepleri Galiyev tarafından dile getirilince; Stalin, Tatar hareketine karşı yeni önlemler almak zorunda kalıyordu. Rus hegemonyasına karşı bütün doÄŸu halklarının desteÄŸini arkasına almak isteyen Sultan Galiyev bu doÄŸrultuda I920 yılının Eylül ayı içinde  Azerbaycan’ın baÅŸkenti olan Bakü kentinde bir DoÄŸu Halkları kurultayını Moskova desteÄŸi ile gerçekleÅŸtiriyordu. Batı emperyalizmine karşı bütün doÄŸu halklarını bir büyük Turan İmparatorluÄŸu çatısı altında biraraya getirmeyi hedefleyen  Birinci Bakü kurultayı hem Rusya’da hem de  savaÅŸ sonrasında bütün dünyada önemli etkiler yaratmıştır. Bu kurultaya  Osmanlı devletinin son hükümetini temsilen  Enver PaÅŸa ile Anadolu hareketinin  oluÅŸturduÄŸu Ankara hükümetinin temsilcisi olarak  Ä°brahim Tali Öngören ‘de katılıyordu. Sultan Galiyev’in öncüsü olduÄŸu bu kurultaya  Türkiye  Büyük millet Meclisi hükümeti ilgisiz kalmıyor ve yeni kurulan Türk devletinin baÅŸkanı olarak Atatürk kendi adına bir temsilciyi Bakü Kurultayına göndererek DoÄŸu Halkları  içerisinde yer alıyordu. Rus komünistleri Enver paÅŸayı emperyalistlerin adamı olarak görürken, Kemalist Türkiye’nin temsilcisi olan İbrahim Tali Bey’i bir anti emperyalist ve DoÄŸu Halklarının temsilcisi olarak selamlıyorlardı. Galiyev Bakü Kurultayında ortaya çıkan ortamdan yararlanarak bütün DoÄŸu Halklarını bir Mazlumlar ya da Sömürgeler Enternasyonali adı altında bir araya getirmeyi planlıyordu. Moskova rejiminin sosyalist enternasyonali bir Rus hegemonyasına sokması üzerine  Galiyev buna tepki olarak DoÄŸu Türkleri ve Müslümanlarının egemenliÄŸinde yeni bir Mazlumlar Enternasyonali arayışını gündeme getiriyordu.

Sultan Galiyev’in  sürekli olarak Moskova ile ve Rus hegemonyası ile ters düÅŸen giriÅŸimleri sonucunda  BolÅŸevik partiden atılması gündeme geliyordu. Sürekli olarak Stalin ile karşı karşıya gelen Galiyev  partiden atıldıktan sonra gene  anti Rus çizgide çalışmalarını sürdürüyor  ve  Tatarların öncülüÄŸünde bir büyük Türk birliÄŸini Turan devleti çatısı altında gerçekleÅŸtirmeyi hedefliyordu.

Sovyetler BirliÄŸini Büyük Rusya’ya dönüÅŸtürmek isteyen BolÅŸeviklere karşı mücadele baÅŸlatan Sultan Galiyev  bu doÄŸrultuda bütün doÄŸu halklarının desteÄŸini arkasına almak istiyordu. Stalin ile ters düÅŸen Galiyev  denge kurmak için Troçki’ye yanaşıyordu. Bu durumu önlemek isteyen Stalin milliyetçilik suçlusu olarak Sultan Galiyev’i hapse attırıyordu. İşçi sınıfı diktatörlüÄŸü için proleterya felsefesine inanarak çalışan BolÅŸevikler, Sultan Galiyev’i  hem milliyetçi hem de burjuva görerek  mahkum ediyorlar ve bu doÄŸrultuda hapse attırarak DoÄŸu Türklerinin Moskova’dan kopmasını önlüyorlardı. Rus hegemonyasına karşı Pantürkizm ve Panislamizm akımlarını bir büyük Turan yapılanması doÄŸrultusunda savunan Sultan Galiyev bir anlamda hem parti suçlusu hem de  ideolojik hain olarak görülüyordu. Sonraki yıllarda partiye dönme isteÄŸi reddedilen Sultan Galiyev  önce idama mahkum edildi ve daha sonra da on yıl zorunlu çalışma cezası ile  Kuzey denizindeki Solovki adasına gönderildi. Bir ara serbest bırakılan  Sultan Galiyev daha sonra yeniden yakalanarak hapse atıldı.

Türkiye Komünist Partisi baÅŸkanı Mustafa Suphi ve arkadaÅŸlarının öldürüldüÄŸü gün  Kazan’da kurÅŸuna dizilerek öldürüldü. Ülkesinden kaçmayı hiç bir zaman düÅŸünmeyen Sultan Galiyev  bir anlamda siyasal mücadelesinin kurbanı oluyordu. Rus hegemonyasında oluÅŸturulan bir ideolojik diktatörlük her türlü  ulusalcı hareketi  tehlike olarak görürken, büyük Türk ve İslam milliyetçisi Sultan Galiyev’i  ölüme  mahkum etmekten hiç çekinmiyordu. Sovyetler BirliÄŸi gibi bir sosyalist sistemin zaman içerisinde Rus diktatörlüÄŸüne dönüÅŸmesine karşı çıkan Sultan Galiyev, Rus düÅŸmanlığı yapmıyor ama bir tatar olarak temsilcisi olduÄŸu Türk ve İslam dünyasının eÅŸit haklarını dile getirerek bunlar için  yaÅŸamını feda ediyordu. Lenin döneminin kısa sürmesi, Troçki’nin bir lider olmaktan çok aydın kimliÄŸi ile yetinmesi Stalin gibi katı  faÅŸist bir diktatörün önünü açıyor ve bu doÄŸrultuda Sultan Galiyev de ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak  hedef alınıyordu.  Eski yardımcısı olan Mustafa Suphi’nin başına  Karadeniz’de bir motor faciası  düzenlenirken aynı gün ve saatlerde toplumdan soyutlanmış olarak hapislerde çürüyen Sultan Galiyev’de  kurÅŸuna dizilerek bir anlamda kim vurduya götürülüyordu. Böylece, Bakü Kurultayı ile baÅŸlatılmak istenen DoÄŸu halklarının kurtuluÅŸu ya da Asya Türklerinin  özgürlüÄŸü bir baÅŸka bahara erteleniyordu.

Sultan Galiyev çok okumuÅŸ bir Tatar aydını olarak, Türkçülük, İslamcılık ve Sosyalizm gibi üç akımı kendi ÅŸahsında birleÅŸtiren yeni bir akımın temsilcisi olarak tarih sahnesine çıkıyordu. Rus milliyetçiliÄŸine karşı tepki olarak Rusya  topraklarında Tatarların öncülüÄŸünde doÄŸan Türkçülük akımının  Rus nüfus çoÄŸunluÄŸuna karşı baÅŸarıya ulaÅŸabilmesi için Müslümanların da bu harekete katılması gerekiyordu. Bu  doÄŸrultuda  Rusya Müslümanlarına da seslenen  Galiyev, Rusya’da BolÅŸevik hareketi ile gündeme gelen sosyalizme karşı da ilgisiz kalamazdı. Rus asıllı bir sosyalizme karşı Türklerin ve Müslümanların da sosyalizmi savunmaları söz konusu idi. Bu durumda Sultan Galiyev, Rusya Türkleri ve Müslümanlarının kurtuluÅŸu hareketini her üç ideolojiyi birlikte bütünleÅŸtirerek savunuyordu. Büyük bir Turan İmparatorluÄŸu hedeflendiÄŸi için  bu doÄŸrultuda  bütün Türk ve Müslüman toplulukların sosyalist bir rejim ile yönetilen  Turan Federasyonu çatısı altında biraraya gelmeleri söz konusuydu. Turan BirliÄŸi bir anlamda  Koloniler Devrimi ya da Sömürgeler Enternasyonali’nin baÅŸlangıcı olacaktı. Rus hegemonyasına karşı inatçı bir biçimde direnen Galiyev’e göre  doÄŸu halklarının eÅŸit katılyımı olmadan sosyalist bir dünyanın kurulabilmesi mümkün deÄŸildi. DoÄŸu halkları ile beraber bütün mazlum ulusların birleÅŸmesi gündeme getiriliyordu. Galiyevcilik bir anlamda bütün mazlum ulusların bir araya gelme ve birleÅŸme teorisi olarak öne çıkıyor ve anti emperyalizm doÄŸrultusunda savunuluyordu.

Rus hegemonyacılığının daha sonraları bir Rus sosyal emperyalizmine dönüÅŸmesi nedeniyle Galiyev’in baÅŸlatmış olduÄŸu mazlum doÄŸuculuk felsefesine Mao Zedung sonrasında komünist Çin yönetimi sahip çıkmaÄŸa çalışmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Rusya’ya karşı ABD ve diÄŸer batılı emperyalist ülkeler tarafından  desteklenen Maoculuk akımı, Sultan Galiyev’in geliÅŸtirmiÅŸ olduÄŸu anti Rusçuluk çizgisinde doÄŸunun mazlum uluslarının özgürlüÄŸünü ve bağımsızlığını savunmuÅŸtur. DoÄŸulu Türklerdin ve Müslümanların bir büyük çatı altında batı emperyalizmine ve Rus hegemonyasına karşı bir araya getirilmesi hem GaliyevciliÄŸin hem de MaoculuÄŸun temel düÅŸüncesi olmuÅŸtur. Atatürk Türkiyesi ise batıya karşı ortaya çıkan Sovyetler BirliÄŸi güdümündeki sosyalist blok arasında hem tarafsızlığını hem de bağımsızlığını  koruyabilmek için, Maoculuk gibi Rus düÅŸmanlığı yapmamıştır. Galiyev’in Rus hegemonyacılığına karşı çıkan tutumunu Atatürk izlememiÅŸ, aksine  Rus gücünü batı emperyalizmine karşı bir denge unsuru  biçiminde kullanarak merkezi coÄŸrafyada yaÅŸayan Ön Asya Türklerine bir bağımsız devlet kazandırmıştır. Rusya ve Türkiye’nin birbirinden çok ayrı olan jeopolitik konumları nedeniyle, Atatürk ve Sultan Galiyev’in Rusya’ya karşı tutumları arasında ciddi bir ayrılık görülmüÅŸtür.

Atatürk’ün Akılcılığı

Sultan Galiyev’in düÅŸüncesinde top yekun bir batı karşıtlığı  bulunmaktadır. Her türlü emperyalizme karşı çıkan ve Türkler ile Müslümanların bağımsızlığını savunan bir yaklaşım içerisinde hem batı hem de Rus emperyalizmine açıkça karşı koyan Galiyev’in bu tutumunu Atatürk izlememiÅŸtir. Mustafa Kemal , Türkleri ezmek ve yok etmek isteyen batı emperyalizmine karşı Galiyev gibi karşı çıkarken,  Sovyetler BirliÄŸini bir batı karşıtı merkez ve blok olarak görmüÅŸtür. Kendisi de sol ve sosyalist düÅŸüncelere açık bir önder olan Mustafa  Kemal  kurmuÅŸ olduÄŸu devleti iki kutuplu dünyada bir merkezi model olarak oluÅŸtururken, iki kutba karşı eÅŸit mesafede kalmış ve her iki kutbun ilkelerinden yararlanarak bir karma yapı ile siyasal bir sentezi ulus devlet çatısı altında gerçekleÅŸtirmeÄŸe çalışmıştır . Atatürk yeni devleti kurarken ilk anayasa için temel olarak hazırladığı halkçılık programında sosyalist bir anlayışı benimsemiÅŸ ve daha sonra Türkiyle anayasasına konulan altı ilkeden üçünü ,devletçilik,halkçılık, ve devrimcilik  devletin temel yapısına  almıştır . Antiemperyalizm de ve antisömürgecilikte  birleÅŸen Kemalizm ve Galiyevizm, ortaya çıktıkları ülke farkı nedeniyle Rus Devrimine farklı yaklaÅŸmışlardır. Galiyev’in Rus hegemonylacılığına karşı tavrı açıkça gündeme gelirken, Atatürk Sovyet sistemini açıkca batı emperyalizmine karşı bir denge unsuru olarak kullanmıştır. Böylece, bitmiÅŸ olan bir imparatorluÄŸun kalıntılarından bağımsız bir cumhuriyet devleti ortaya çıkarabilmiÅŸtir. Batılı emperyalistlerin ülkeyi içerden ele geçirmelerine karşı, Sovyet dengesiyle  yeni Türk devleti  yeniden  bağımsız olma ÅŸansını yakalayabilmiÅŸtir. Galiyev’in yardımcısı olan Mustafa Suphi’nin Türkiye Komünist Partisi, DoÄŸu Türkleri ve Müslümanlarının haklarını her türlü emperyalizme karşı savunurken, Galiyev’den farklı olarak Moskovacı bir çizgi izlemiÅŸtir. Atatürk’ün önderliÄŸindeki Türkiye Cumhuriyeti hiç bir zaman Moskovacı bir çizgiye yönelmemiÅŸ ama Rus dostluÄŸunu sürekli canlı tutarak batılı emperyal devletlerin Osmanlı imparatorluÄŸuna yaptıklarını  tekrarlamasını önlemek istemiÅŸtir. Kemalist Türkiye için Rus dostluÄŸu emperyal devletlere karşı kullanılan en önemli bir siyasal koz olmuÅŸtur. Atatürk bu amaçla  Rus dostu bir dışiÅŸleri bakanını sürekli olarak görevde tutarak, batılı emperyal devletlerin baskılarını dengelemeÄŸe çalışmıştır. Bir ulusal kurtuluÅŸ savaşı  sonucunda anti emperyalist bir çizgide kurulmuÅŸ olan Türk devletine yardım edilmesi de, Sovyetler BirliÄŸinin öncülüÄŸünde Sosyalist Enternasyonel tarafından karara baÄŸlanmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin bir sosyalist ülke olmamasına raÄŸmen, yine de bir anti emperyalist devlet olması nedeniyle, batı emperyalizmine karşı dünya halklarının kurtuluÅŸu için kurulmuÅŸ olan Sovyetler BirliÄŸi, ulusal kurtuluÅŸçu Kemalist Cumhuriyeti yardım kararı almıştır. Bunun da nedeni, Atatürk ve Türkiye cumhuriyetinin sürekli olarak Sovyetler BirliÄŸine dostça bir yaklaşım içerisinde olmasıdır ,Bu dostluk hiç bir zaman  Türkiye’yi doÄŸu bloÄŸuna kaydırmamıştır ama, batılı ülkeler bu durumdan çok  rahatsız olmaları nedeniyle Atatürk sonrasında İnönü rejimini hemen Atlantik inisiyatifinin kontrolü altına alarak Türkiye ile  büyük komÅŸusu Sovyetler BirliÄŸinin arasının açılmasına yol açmışlardır.  Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalin, Türkiye’den  toprak talep etmiÅŸ,  Türk devleti de bunun üzerine NATO’ya üye olarak Atatürk’ün aktif tarafsızlık politikasından uzaklaÅŸmıştır.

Sultan Galiyev bütün doÄŸu Türkleri ve Müslümanlarının özgürlüÄŸü ve bağımsızlığı doÄŸrultusunda çalışırken, bu doÄŸrultuda Ruslar ile çatışmayı ve Rus hegemonyası ile  savaÅŸmayı göze alıyordu.  Mustafa Kemal ise  elden giden bir büyük imparatorluktan geride kalan milli sınırlar içerisinde hareket ediyor ve kesinlikle  sınır ötesi maceralara uzak duruyordu. Bu nedenle, Türk askerinin girdiÄŸi Azerbaycan’dan birlikleri geri çekerek  DoÄŸu sınırı olan Kafkasya’da Ermeni ve Gürcüleri hizaya getirdikten sonra Sovyetler BirliÄŸi ile anlaÅŸmaya varıyordu . Atatürk, gerçekci bir siyasal önder olarak  Enver paÅŸa ve diÄŸer İttihatçılar gibi  geniÅŸ alanda macera aramıyor ve milli sınırlar ötesindeki Türk topluluklarının kurtarılması doÄŸrultusunda giriÅŸimlerde bulunarak Rusya’nın husumetini çekmiyordu. Bu nedenle, Samsun’a çıktıktan sonra kendisiyle  Havza’da görüÅŸmeÄŸe gelen BirleÅŸik Kafkasya Cumhuriyeti temsilcisinin  Rusya’ya karşı yardım isteÄŸine uzak duruyordu. Her türlü Turancı yaklaşıma uzak duran  Atatürk, Bakü Kurultayına göndermiÅŸ olduÄŸu temsilci aracılığı ile de  batı emperyalizmine karşıt bir görüÅŸ sergilerken  doÄŸu halklarına umut vererek onları Ruslara karşı kışkırtmıyordu. Bunun üzerine Rusya, doÄŸu Anadolu’da kendine baÄŸlı bir Ermeni eyaletinden vazgeçerek, batılı emperyalistlere karşı bir tampon devlet olarak Türkiye cumhuriyetini dolaylı Kolarak desteklemeÄŸe baÅŸlıyordu. Türkiye’nin  bu dikkatli tavrın, Mustafa Kemal Türkiye Büyük Millet Meclisini açış konuÅŸmasında dile getirerek, bütün Panturanizm ve Panislamizm akımlarına yeni devletin uzak duracağını dünyaya açıklıyordu. Dünyada ve yurtta barışı ana ilke  olarak benimseyeceÄŸini açıklayan Atatürk, Misakı- milli sınırları dışındaki  her türlü askeri maceraya açıkca  karşı çıkarak  Türk dünyasının beÅŸte dördünün içinde bulunduÄŸu  Sovyetler BirliÄŸini ürkütmekten çekiniyordu. Sultan Galiyev bu Sovyetler BirliÄŸi içindeki Türk dünyasını özgürlüÄŸe kavuÅŸturmak isterken, bu coÄŸrafyanın dışında baÅŸka bir siyasal yapılanma olan Türkiye Cumhuriyeti Sovyet topraklarında yaÅŸamakta olan büyük Türk dünyasını kendi geleceÄŸi için görmezden geliyordu . Kızılordunun kurulmasından hemen sonra bütün Kafkasya’nın Rus iÅŸgali altına girmesine sesini çıkarmayan Ankara hükümeti, batılı emperyalistlere karşı Sovyetler BirliÄŸi desteÄŸini güvence altına alabilmek için  Azerbaycan gibi yüzde yüz bir Türk devleti ile bütünleÅŸmekten bile uzak duruyordu. Enver paÅŸa Azerbaycan’da yüz bin kiÅŸilik  Türk ordusu kurmaÄŸa çaba gösterirken, Türkiye cumhuriyeti  doÄŸu sınırları üzerinde Sovyet yönetimi ile anlaÅŸarak  filler arasındaki tepiÅŸmede kendisini kurtarmaÄŸa çalışıyordu. Atatürk’ün bu dikkatli politikası sayesinde Ruslar Ankara hükümetini muhatap kabul ederek İstanbul’u devre dışı bırakıyorlardı. Ankara hükümeti kendisini Ruslara kabul ettirdikten sonra dünyaya tam anlamıyla bağımsız bir devlet olarak açılma ve  askeri zaferlerini uluslararası antlaÅŸmalarla batılı büyük devletlere kabul ettirme ÅŸansını yakalayabiliyordu.Bu nedenle, Türk devleti  Azerbaycan ile birleÅŸemiyor ve Kuzey Kafkasya’da kurulu bulunan BirleÅŸik Kafkasya Cumhuriyetini Ruslara karşı destekleyemiyordu. Gene bu doÄŸrultuda, Bakü Kurultayı sonrasında gündeme gelen doÄŸu halklarının ulusal kurtuluÅŸ mücadelelerine   katkıda bulunamıyordu.

Koşullar, İşbirliğini Engellemiştir

Ön Asya’nın jeopolitik konumu ile  Kuzey Asya’nın koÅŸullarının birbirinden çok farklı bulunması nedeniyle, Ön Asya Türklerinin önderi  olan Atatürk ile  Orta Asya Türklerinin lideri olan Sultan Galiyev  birbirlerinden çok ayrı politikalar izlemek zorunda kalıyorlardı. Yeryüzünde varolan  güçler mücadelesi ile  büyük devletler arasında emperyal yarış her bölgede farklı yansımalar yaratıyor ve  küçük ülkeler ve halklar kendilerini kurtarabilmek üzere bu devler ve kurtlar sofrasında birbirlerinden çok ayrı politikalar izleyebiliyorlardı. Türk dünyasının iki önderi  Ön Asya ve Orta Asya’da emperyalizme karşı savaşırlarken, Atatürk batı emperyalizmi ile, Sultan Galiyev ise  Rus emperyalizmi ile mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Her iki emperyalizm Türk dünyasına yönelik olmasına raÄŸmen, Ön Asya ve Orta Asya Türklerinin birbirlerinden  ayrı ve kopuk olmaları yüzünden  Atatürk ve  Sultan Galiyev arasında bir iÅŸbirliÄŸi olamamıştır. Her iki önder de aynı tarihlerde yaÅŸamalarına raÄŸmen , mücadele ettikleri toprakların birbirinden ayrılan jepolitik konumları nedeniyle farklı politikalara kaymak zorunda olmuÅŸlardır. Kuzey Türkleri Rus emperyalizmline karşı bağımsızlık savaşı verirken, ÖnAsya Türkleri bu durumdan tamamen farklı olarak batı emperyalizmine karşı vermiÅŸ olduÄŸu  varolma savaşı sırasında Rus  devletinin  oluÅŸturduÄŸu karşı bloÄŸun gücünden  denge unsuru olarak yararlanmasını bilmiÅŸtir. Kemalizm her türlü emperyalizme karşı çıkmasına raÄŸmen, Türkiye özelinde ülkenin jeopolitik konumu doÄŸrultusunda  büyük komÅŸuyu uzak devlere karşı denge unsuru olarak  devreye sokabilmiÅŸtir. Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından anlaşılabilir bu durumun, Türk dünyasının bütünüyle kurtulması açısından  anlaşılamayacağı açıktır. Nitekim, Lozan AntlaÅŸması sonrasında  Türk dünyası, Atatürk’ü Azerbaycan’dan vazgeçtiÄŸi, Kuzey Kafkasya’daki BirleÅŸik Kafkasya cumhuriyetine yardımcı olmadığı ve Sultan Galiyev’in  gündeme getirdiÄŸi  Kuzey  ve  Orta Asya  Türklerinin  özgürlüÄŸüne uzak durduÄŸu için  ağır biçimlerde eleÅŸtirmiÅŸtir. İslam dünyası ise, halifeliÄŸin kaldırılması doÄŸrultusunda bütün İslam dünyasının sahipsiz bırakılması gibi bir durumun ortaya çıktığını öne sürerek Atatürk’ün politikalarına karşı çıkmıştır. Bin yıl önce göçler yolu ile Anadolu yarımadasına gelen  Ön Asya Türklerinin Osmanlı sonrasında  yeni bir bağımsız devlet çatısı altında ayakta kalarak varlıklarını sürdürebilmeleri açısından zorunlu olan her türlü politik yaklaşım Atatürk tarafından geliÅŸtirilmiÅŸ ve denenmiÅŸtir. Ne var ki, bütünüyle Türk ve İslam dünyasını kurtaracak bir büyük devlet gücü olmadığı için, Anadolu ve Asya Türkleri bir bütünsellik içerisinde özgürlüklerine  sahip çıkamamışlardır. Sultan Galiyev ve Atatürk’ün farklı ülkelerde yaÅŸamaları yüzünden  ortak politikalara ve iÅŸbirliÄŸine gidemedikleri görülmektedir.

Osmanlı İmparatorluÄŸunun dağılma aÅŸamasında devleti ve ülkeyi kurtarabilmek üzere kurulmuÅŸ olan İttihat ve Terakki Cemiyeti Balkanlar’da  kurulduktan sonra  hem İmparatorluÄŸun hem de bütün Türk ve İslam dünyasının geleceÄŸi ile yakından  ilg2ilenmiÅŸtir. Daha sonra partileÅŸerek iktidara gelen bu cemiyetin iÅŸbaşında olduÄŸu sırada  ordu ve devlet teÅŸkilatı yenilenmiÅŸ ve oluÅŸturulan geniÅŸ istihbarat örgütü  Fas dan  Endonezya’ya kadar  tüm Müslüman topluluklar ile olduÄŸu kadar Kuzey ve Orta Asya’da yaÅŸamlarını sürdüren Türk toplulukları ile de yakından ilgilenmiÅŸtir . İttihat ve Terakki  Partisi ,iktidarı sırasında  hem Pantürkizm hem de Panislamizm  siyasetleri izleyerek bir büyük Turan yapılanması ardında tıpkı Sultan Galiyev ve arkadaÅŸları gibi koÅŸturmuÅŸtur. İttihatçıların bu siyaseti nedeniyle, Sultan Galiyev ve arkadaÅŸları İttihat Terakki Cemiyeti ile yakın iliÅŸkiler kurmuÅŸlar ve bu örgütün Rusya’da da yaygınlık kazanması için giriÅŸimlerde bulunmuÅŸlardır. Stalin bu durumu da dikkate alarak  Galiyev’in izlediÄŸi milliyetçi ve ittihatçı politikaları kendisinin yargılanması için gerekçe olarak kullanmıştır. İttihatçılığın bir  Panturanist politikalar ile Rus düÅŸmanlığı yapmasından ders alan Kemalist yönetim  Misakı Milli sınırlarını esas alarak hiç bir biçimde sınır ötesi maceraya kalkışmayacağını açıkça ilân etmiÅŸtir. İttihatçılığın nasıl bir hayal olduÄŸu zaman içerisinde ortaya çıktıkça hem İttihatçılar siyasal mücadeleyi  kaybetmiÅŸler , hem de  Sultan Galiyev ve arkadaÅŸları bibüyük dünya dengesi olarak gerçeklik kazanan Sovyetler BirliÄŸi içerisinde  silinme aÅŸamasına sürüklenmiÅŸlerdir. İttihatçılık da tıpkı Galiyevcilik gibi bütün Türk dünyasını batı emperyalizmine karşı birleÅŸtirmek isterken, tarih sahnesinden silinip gitmek zorunda kalmıştır. Çöken bir imparatorluÄŸu yeniden toparlamak için hem birleÅŸme hem de geliÅŸme esas olmalıdır düÅŸüncesiyle yola çıkan İttihatçılar, sonraki aÅŸamada dünya dengelerini iyi hesap edemedikleri için tıpkı Galiyev ve arkadaÅŸları gibi kaybetmek noktasına sürüklenmiÅŸlerdir. Kendi ülkesini kurtaramayan İttihatçıların Orta ve Kuzey Asya’da macera aramaları  Galiyevci hareketi de olumsuz yönde etkileyerek Rus karşıtlığının artmasına ve Sultan Galiyev’in tasfiyesine giden yolun açılmasına neden olmuÅŸtur .  Çöken Rus imparatorluÄŸu üzerine kurulan yeni ideolojik imparatorlukta  Ruslar gene merkezi rol üstlenince , Moskova rejimi  Rusya Türkleri ne olduÄŸu kadar Odsmanlı ittihatçılarına da karşı olmuÅŸlardır. Hatta Ruslar daha da ileri giderek  Ä°ttihatçılara karşı açıkça Azerbaycan’dan vazgeçen Mustafa Kemali desteklemiÅŸlerdir. Sultan Galiyev ve arkadaÅŸları bu durumu da yerinde deÄŸerlendiremeyerek hem Moskova’yı karşılarına almışlar, hem de Bakü Kurultayı sonrasında  Atatürk rejimi ile yakın iliÅŸkiler kuramamışlardır.

Sonuç

Atatürk ve Sultan Galiyev beraberce ele alındığında birisinin kazanan, diÄŸerinin ise kaybeden  lider olduÄŸu görülmektedir. Atatürk bir asker olarak devlet adamı aklı ve dehası ile zaferi  kazanmış ama Sultan Galiyev bir öÄŸretmen aydın olarak sahip olduÄŸu geniÅŸ kültüre raÄŸmen yürüttüÄŸü mücadeleyi kaybederek  kurÅŸuna dizilmiÅŸtir. Dünyanın yeni bir yüzyıla girdiÄŸi aÅŸamada tarih sahnesine aynı anda çıkmış olan bu iki önderin jeopolitik konum nedeniyle politikalarının farklı olmasına raÄŸmen gene de, insanlık ve Türk dünyasının geleceÄŸi açısından  sahip oldukları bazı ortak düÅŸünceler olduÄŸu görülmektedir. Atatürk gerçekçi bir lider olarak Avrasya’nın ortasında bağımsız bir Türk devletini kurarken bunu bütün Türk dünyasının özgürlüÄŸü için bir ilk basamak olarak gördüÄŸü anlaşılmaktadır. Mazlum ulusların uyanışını ve güneÅŸin doÄŸudan doÄŸuÅŸunu  açıkça gördüÄŸünü söyleyen Atatürk, bir anlamda DoÄŸu halkları kurultayından gelen bir çizgide, Sultan Galiyev’in Büyük DoÄŸu yapılanmasına yöneldiÄŸi söylenebilir. Cumhuriyetin onuncu yılında, Sovyetler BirliÄŸinin bir gün dağılabileceÄŸini dile getiren Atatürk, Sovyet coÄŸrafyasında yaÅŸamakta olan  büyük Türk dünyasının özgürlük ve bağımsızlığı için hazır olunması gerektiÄŸini açıkca ifade etmiÅŸtir. O günün koÅŸullarında Sovyet dengesini ve sosyalist bloku batı emperyalizmine karşı denge unsuru olarak kullanan Atatürk’ün Sovyetler BirliÄŸinin bir gün yıkılabileceÄŸini daha o günden gördüÄŸü anlaşılmaktandır. DoÄŸudan doÄŸan güneÅŸ gibi mazlum doÄŸu uluslarının da bir gün bağımsız olarak  dünya dengelerinde etkili olacağını  o dönemin koÅŸullarında gören Türkiye cumhuriyetinin kurucusunun, Sultan Galiyev’in hedeflediÄŸi büyük doÄŸu yapılanması ve Türk dünyasının kurtuluÅŸunun bir gün gerçekleÅŸeceÄŸini  gördüÄŸü söylenebilir. Sovyetler BirliÄŸinin dağılmasıyla ortaya çıkan Türk dünyasındaki geliÅŸmeler ve Avrasya coÄŸrafyasında yaÅŸanmakta olan olaylar da, hem Atatürk’ü hem de Sultan Galiyev’i doÄŸrulamaktadır. Bugünün genç kuÅŸaklarına düÅŸen  ulusal  görev, yüz yıl önce Türk ve İslam dünyasının kurtuluÅŸu için  mücadele eden bu iki büyük önderin düÅŸüncelerine  sahip çıkmaları ve  bir Atatürk- Sultan Galiyev sentezi aramalarıdır. Türkiye cumhuriyetinin emanet edildiÄŸi Türk gençliÄŸi ile Türk dünyasının çeÅŸitli ülkelerinden gelecek olan yeni genç kuÅŸakların, Atatürk ve Sultan Galiyev’in izinde giderek bir büyük yapılanmayı Avrasya kıtasında gerçekleÅŸtirmeleri gerekmektedir. Böylesine bir büyük proje Türkiye’nin önderliÄŸinde bütün Türk devletleri ve topluluklarının katılımlarıyla saÄŸlanabilirse , o zaman Avrasya süreci barış içerisinde  tamamlanır ve bölge dışı emperyal güçlerin bir Avrasya hegemonyasına  kalkışarak üçüncü dünya savaşı tehlikesi yaratmaları önlenebilir. Bu doÄŸrultuda bir ilk adımın atılabilmesi için ikinci Bakü  Kurultayı, Türkiye ve İran’ın öncülüÄŸünde Azerbaycan’ın baÅŸkentinde bir an önce toplanmalıdır. Artık doÄŸu halklarının yerini  doÄŸu devletleri ve Avrasya ülkeleri almalıdır. Türkiye’de bir büyük Avrasya devleti olarak İkinci Bakü Kurultayı ile  doÄŸunun Türk ve müslüman halkları ve ülkelerinin  her türlü emperyalizme karşı dayanışma içerisine girebilmeleri için  öncü bir dış politika yürütmelidir. Atatürk ve Sultan Galiyev’in bıraktıkları siyasal miras bugün için böylesine bir tarihsel   misyonu zorunlu kılmaktadır. Çok kutuplu dünyada evrensel barışın kurulabilmesi  böylesine bir oluÅŸuma baÄŸlı bulunmaktadır.

BAÄžIMSIZLIK YAZILARI-2-

EMPERYALİZMİN BİR AYAÄžI ÇUKURDA

Arzu hanım iletisinde diyor ki ‘Televizyon programları ve yorumları beni ve benim gibi düÅŸünen çoÄŸu yurtdışı çileden çıkarıyor, düÅŸman kim belli deÄŸil ……..tüm deÄŸerlerimize ve ecdada müthiÅŸ bir karalama ve sindirme politikası izleniyor .. .. Birçok kurumsanki bu ülke için deÄŸil, baÅŸka devletlerin emrinde çalışıyor..’

Sonunda ‘Bu düÅŸüncede olanlar bir araya gelmelidir’ diye bitiriyor…

Aslında bu ve binlerce ileti bir araya geldiğimizin işareti değil mi?

Åžehit cenazelerindeki sloganlar birlikteliÄŸimizin iÅŸareti deÄŸil mi?

Ekranlardaki birliktelikten bile korkanlar bu toparlanmanın emaresi değil mi?

Kendimize haksızlık etmeyelim..

Aydınların yurdun dört bir yanında büyük ilgiyle kucaklanmaları, salonların, meydanların dolup taÅŸması, bir araya geldiÄŸimizin kanıtı deÄŸil mi? Üstelik saÄŸ sol, ÅŸucu bucu, baÅŸörtülü baÅŸörtüsüz ayrımı yapılmadan ‘vatan’ için bir araya gelenlerde büyük bir artış olduÄŸunu görmezden gelebilir miyiz…

Kendimizden ÅŸüphe duymaya öyle alıştırıldık ki! Daha dikkatle bakalım. Bunları hafife almayalım. Çünkü sandıktan da seçimden de önemli olan bu BİLİNÇ, bu birlikteliktir.. Ve meyvalarını verecektir..

KORKU VE ECEL

İşte bu birileri için çok korkutucu. Bu milletin ‘birlikte’ düÅŸünmesinden çok korkanlar var.

Bugün ‘solcu’nun elinde YeniçaÄŸ gazetesi. ‘saÄŸcı’ bilinen adam Aydınlık dergisi okuyor. ‘Dinci’ diye yaftalanmış adam, Silivri mitingine geliyor, Ulusal Kanal seyrediyor. Aklın yolunda, BİR düÅŸünce üretenler çoÄŸalıyor.

Odatv.com ile YeniçaÄŸ gazetesinden iki GERÇEK gazeteci, Barış TerkoÄŸlu ve Arslan Bulut, aynı anda ‘Ergenekon’ adı verilen maskaralığın ‘ipini çekecek’ kadar önemli bir yayın gerçekleÅŸtiriyorlar ve Yılmaz Polat’ın kitabı, ‘CIA pençesinde Açılım’ ve Aydınlık dergisinin taa 2007 yayınının da hakkını teslim ederek, Adalet bakanlığında alınan kararların, Amerika’dan ‘atanmış’ bir danışman savcı tavsiyesiyle mi alındığı sorusunu, gündeme bomba gibi düÅŸürüyorlar.

ORTALIKTA KOCA BİR TISSS!

YeniçaÄŸ gazetesini ‘fiÅŸleyenler’ kime akredite?

Ardından YeniçaÄŸ Gazetesi yazarı, Sabahattin Önkibar genelkurmay baÅŸkanı ile bir görüÅŸme gerçekleÅŸtiriyor. Ve yaygın medya alev alev yanıyor.. Hürriyet’in ErtuÄŸrul Özkök’ü, genelkurmay baÅŸkanını ‘ÅŸoven milliyetçi çizgide, ‘radikal milliyetçi’ YeniçaÄŸ’a konuÅŸ’makla suçluyor. Ve ekliyor ‘Hem de ‘Ergenekon sürecinde!’

Sonra bir baÅŸka ‘gazeteci’ diyor ki, ‘Yahu üstelik bu milliyetçi saÄŸ gazete MHP kalıpları içinde bile deÄŸil. Neredeyse tümüyle sistem dışı!’

İşte zurnanın zırt dediği nokta budur.

Kurulan oyunun dışından bakan birileri var! Sadece iktidar partisine deÄŸil, alışılmış kalıplar içinde kalmadan, her yöne eleÅŸtiri yapıyor, ‘gazetecilik’in 4. kuvvet olduÄŸunu hatırlatıyorlar. Üstelik ‘binbir destekli’ TARAF’tan da fazla satıyorlar. Ve birkaç sene içinde tirajları 10 kat artıyor!

BU TELAÅž ÖZGÜN DEĞİL!

Görmemek için kör olmak lazım. Bir telaÅŸ var ortada. Olay üzerine olay! Jet hızıyla geçen bir haziranın ardından elle tutulur bir ‘telaÅŸ’, tüm ‘dolmakalem’leri sarmış durumda.

Onların telaşı özgün olamaz! Biliyoruz ki, yaygın medya ‘Türkçe’ düÅŸünmez ve istisnalar hariç kendine özgü düÅŸünce üretemez... İpleri Washington ve Brüksel’dedir! Sadece yansımalarla idare edilir. O zaman telaşın kaynağı yine Atlantik ötesindedir!

Geçen ay Aydınlık dergisinde en önemli Amerikan düÅŸünce kuruluÅŸlarından biri olan Rand Corporation’ın Türkiye hakkındaki bir raporuna yerverildi. Raporun baÅŸlığı’ ‘Türkiye: Sıkıntılı Ortaklık’ deÄŸil miydi?

Raporda özetle, ‘Türkiye bir yol ayrımında’ deniyordu ve 4 seçenekten sözediliyordu:

1.Türkiye AB kapısında kalmaya devam eder; bu ABD için en uygun seçenektir.

(Bakın TÜSİAD’in Boyner baÅŸkanı da birebir aynı cümleyi kuruyor. Diyor ki

‘AB vizyonu parçası olmak, üye olmaktan da önemli!’ TÜSİAD, diyorki ‘Hedefimiz, Atlantik ötesinin emri doÄŸrultusunda, Avrupa BirliÄŸi havuçu yönünde dizüstü çökmüÅŸ bir Türk milleti!

2. Rand raporunun Türkiye’nin gidebileceÄŸi ikinci yol tahmini ‘Ilımlı İslam Cumhuriyeti’! Rapor bu ihtimali zayıf görüyor.

3. Rapor, Türkiye’nin , ‘yumuÅŸak bir askeri darbe’ yaÅŸayabileceÄŸini de seçenekler arasına koyuyor.Ama bu ihtimali de çok kuvvetli görmüyor…

4. En tehlikelisi diyor rapor, Türkiye milli bir çizgiye geçebilir!

Burada herhangi bir partiden, siyasi kurumlardan falan deÄŸil, ‘denetlenemeyen’ bir güçten, Türk milletinden sözediliyor. DiÄŸerleri uzun yıllardır tam kontrolde..uzun yıllardır, Batıya parmak kaldırmadan, Washington, Brüksel’e yüz sürmeden hükümet eden, ya da hükümete talip olan yok!

İşte telaÅŸ buradan kaynaklanıyor! Atlantik ötesi ve içerdeki hempaları dört dönüyor.

Malum medyayı dikkatle izleyin. Ani bir U dönüÅŸ göreceksiniz!

Televizyonlarda malum hokkabazlar karşısında muhalifler …

Laf salatalarına muhalefet sosu kattılar. ..

Karanlıkta korkmamak için ıslık çalıyorlar.

Türkiye’de ‘yeter artık’ diyenlerin ateÅŸine su serpmek için, (ya da amiyane tabirle ‘gazını almak’ için mi desek) ‘ulusalcı’ söylemlerle, hükümetçi/Atlantikçi söylemleri karşı karşıya getirmek zorunda kaldılar…

Çünkü, YeniçaÄŸ gazetesi, Aydınlık dergisi veya ‘satın alınamayan’, ‘milli ortak aklın sesi olanların, üzerlerine atılan onca çamura raÄŸmen parladığını onlar da görüyorlar. Tavsiyeli hükümet, danışmanlı adalet , ÅŸarlatan basın ve televizyon kümelerine açlık iÅŸsizlik ve biber gazlarına raÄŸmen, ortak akıl ülkenin her yanında, parlıyor. İşte budur onları telaÅŸa boÄŸan.

Hem kendileri hem ‘yakın ve çook uzaklardaki iÅŸverenleri’ beceriksizlikleriyle kala kalacaklardır. Hiç kendilerini yormasınlar, güç, mevki, paraları olabilir, muhaberatı iyi kullanabilirler, Avro Atlantik sistemlerin periferilerinde gezebilirler.. Onların ÅŸaraplarıyla çoÅŸup, onların gitarlarına oynayabilirler.. Ama artık anlı ÅŸanlı batı sistemlerinin de bir ayağı çukurda!

Bu topraklarda her türlü melanete karşı çıkacak güç binlerce yıldır vardı, ÅŸimdi de var ve hep olacak. Rüzgar deÄŸiÅŸince onların adını en baÅŸta aÄŸababaları olmak üzere kimse hatırlamayacak!

Banu Avar

Odatv.com

BAÄžIMSIZLIK YAZILARI

BU GİDİŞİN BAŞI VAR, BİR DE SONU

Bu gidiÅŸat çok önceden belirlenmiÅŸti! 100 yıl önce bugün hedeflenmiÅŸti!

Yıl 1912. Amerikan baÅŸkanı Woodrow Wilson .. Türkiye’yi param parça eden ünlü Wilson ilkelerine adını veren kiÅŸi… Türkiye sınırları içine bir Kürdistan ve bir Ermenistan haritaları çizen Amerikan baÅŸkanı.. Bakın ne diyor:

‘Amerikan kapitalizminin temel hedefi, zayıf ülkelerin hammaddelerini ve ulusal pazarlarını açık birer kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır…’

Geçenlerde DışiÅŸleri Bakanı iÅŸte bu Wilson’ın adıyla anılan ödüle layık görüldü…
Wilson’ın 100 yıl önceki planı neydi? Petrol coÄŸrafyasına bir Kürt ve bir Ermeni Devleti oturtmak…

O zaman ince ince hesapladıkları, Türkiye’yi bölme ve yutma hayalleri gerçekleÅŸmedi. Kuyruklarını ardlarına kıstırıp bir daha gelmek üzere gittiler…
Türkler inaılmaz ÅŸartlarda yaptıkları savaÅŸtan galip çıktılar. Yedi Düvel buna ağızları köpürerek ‘Türk Mucizesi’ dediler..
Ardından yepyeni bir ülke kuruldu. Türkler ulusal kaynaklarına sahip çıkıyorlardı. Ardı ardına fabrikalar açtılar. Uçaklar , Arabalar yaptılar. Madenlerini iÅŸlemeye baÅŸladılar, Petrol aradılar…Tarıma yol verdiler, yurttaÅŸlar yarattılar.
Ama içerde iÅŸi bozulanlar vardı. Onlar kullanıma hazırdı.. … Kürt Sait isyanı Lozan’da Musul meselesi masadayken, Dersim İsyani, Hatay için direnilirken tezgahlandı.

BATIYA HAYRAN AYRAN BUDALALARI!

1930’lardan itibaren koyun postlarına bürünmüÅŸ ‘uzmanlar’ genç cumhuriyeti ziyaret etmeye baÅŸladı.. Her ÅŸey yeniden kurulurken maskeli sırtlanlar Ankara’da boygösterdi .. Tanzimat kafalı Batıya ayran budalası gibi hayran ‘münevverler’, yabancı emeller için uygun arazi ÅŸartları saÄŸladı. 1938’de milletin önderi öldü ve geride kalanlar hemen Batı’ya koÅŸtu! İngiliz ve Fransızlarla üçlü anlaÅŸma imzalandığında , Gazi PaÅŸa’nın ölümünün üzerinden 5 ay geçmemiÅŸti. Gazi paÅŸa’yı ‘anlamayıp sadece inananlar’ asıllarına rücu ettiler!

2. paylaşım Savaşına kadar ‘ecnebi uzmanlar’ yurdun tüm açık yaralarına dair raporlarını hazırladılar…
2. Dünya savaşı ile bir süre ara verdiler.. Yalta’da yeni bir düzen kuruldu artık Avrupa’nın mührünü Amerika alacaktı
Savaşın sonunda ‘yeni dünya’ sırtlanları İsmet İnönü’yü bir sömürge anlaÅŸmasına daha razı ettiler. Marshall yardımı çerçevesinde imzalanan anlaÅŸma, KurtuluÅŸ’dan 24 yıl sonra Türkiye’yi esir etti.
Önce Dünya Bankası ve İMF denetimine girdik. Sonra NATO’ya alındık Bedelini Korede kanla ödeyecektik. Üstüne üstlük ‘Canım Amerika!’ diye ÅŸarkılar söyledik!
Hollywood filmleri seyrettik, Dean Martin, Frank Sinatra dinledik..

1956’da küresel elitin önde gelen ismi, Rockefeller, ABD baÅŸkanı Eisenhower’a: ‘Türkler oltada balık! Yeme ihtiyaçları yok!’ diyordu.. Sonra OrtadoÄŸu’daki yüksek idealleri için, iÅŸlerine gelen hükümetleri iktidarda tutmak iÅŸlerine gelmeyenleri devirmek amacıyla yardım fonlarının kullanılacağı’ karara baÄŸlanıyordu..
1966’da NATO haberalma tesislerine kapıyı açtık. Tüm istihbaratımızı ABD’ye devrettik.
1971’de ‘Büyük Türkiye’ hayallerimizin bedelini birbirimizi kırdırarak ödettiler Ardından bir darbeyle iÅŸi bitirdiler!
Uslanmayıp 1974’de Kıbrıs barış harekatını yapınca ASALA terörünü başımıza bela ettiler! Ama biz yılmadık, müttefikimize daha sıkı sarıldık..
1980’de Sovyetlerle sanayi iÅŸbirliÄŸi, hızlı sanayi atılımları sürerken bir CIA darbesiyle daha sarsıldık..
1984’de Türkiye ağır sanayi hamlelerine GüneydoÄŸu Anadolu Projesini ekledik. PKK ile ödüllendirildik!
SEVR HORTLADI!

100 yıllık Kürt devleti hayali paketlenip Türkiye’nin önüne kondu. Ve SEVR HORTLADI, kabusumuz oldu..

Fulbright burslarıyla yetiÅŸtirdikleri liderleri getirip ülkemizin başına koydular…
1991’de baÅŸa geçirdikleri Turgut Özal’a kukla bir Kürt devleti için ilk adımları attırdılar.
Çekiç Güç kontrolünde bir Kürdistan devletinin tohumunu attılar..
Irak’ın kuzeyi güvenli bölge ilan edildi ve PKK Çekiç Güç kontrolünde pamuklar içinde yetiÅŸtirildi!
Derken Özal, ‘Bir Türk-Kürt Federasyonu’ndan’ bahsediverdi!
Bu arada on binlerce vatan evladı yitirildi….

1995’de Avrupa BirliÄŸi ‘Kürt Sorununu askeri tedbirlerle ortadan kaldıramazsınız!’ diyordu. İçerdeki besleme koro onaylıyordu. Bu ülkenin has vatandaÅŸları Azınlık konumuna oturtuldu…
Aynı anda Türkiye’nin Gümrük BirliÄŸi ile eli kolu baÄŸlandı! Yani tüm gelirlerine el kondu, üretimi durduruldu, terörle mücadelede deli gömleÄŸine sokuldu.
1999’da Apo Türkiye’ye verildi. Artık İmralı’dan terörü yönetecekti!
Vatan evladı ölmeye devam etti!
2002 de Türkiye’ye bir sessiz darbe yapılacak, oyunun son perdesi sahnelenecekti.. Küresel elit, Sevr hükümleri karşılığında AKP’ye iktidar koltuÄŸunu verdi!
2004’de Avrupa BirliÄŸi Uyum Yasaları önümüze geldi… Bu yasalarla ellerimiz arkadan baÄŸlanıyor, teröriste ise ‘VUR!’ deniyordu.
Vurmaları için gerekli tüm silahlar, Irak ve GüneydoÄŸuya NATO uçaklarıyla aktı…Ordunun sınır ötesi harekatı sınırlandırıldı. İstihbaratımız ABD ve İsrail istihbaratının içinde eridi ve kayıplarımız, 10 yıl içinde 50 kat arttı.
EÅŸzamanlı olarak Bölgesel Kalkınma ajansları, ikiz yasalar ve yerel ‘iktidar’ giriÅŸimleri teröre zemin hazırladı.
Medya vasıtasıyla zehir enjeksiyonu had safhadaydı. Basın tümüyle iÅŸgal altında ve köÅŸe baÅŸlarını tutanlar. ‘Sahiplerinin sesi’ olmaya can atmaktaydı!
Üniversiteler ÅŸirketleÅŸmeyi tamamlıyorlardı. İşbirliÄŸi yapan akademisyenler rüyalarında göremeyeceÄŸi imkanlarla donatıldı.
2007’de Amerikan istihbaratçılarından oluÅŸan bir ekip Ankara’ya yuvalandı.
Gözleri gören, kulakları duyan, burnu koku alan helal süt emmiÅŸ vatan evlatları kralın çıplak olduÄŸunu yazıp çizdiler. Ortalığa korku salındı. KonuÅŸmaya baÅŸlayanlar dinlendi, terörle mücadelede üstün hizmeti olanlar Silivri’ye davet edildi..(!)

ARTIK ‘YETER’ DİYENLER…

Åžimdi geldiÄŸimiz noktada her ÅŸey apaçık ortada! DüÅŸman belli..Hem de 100 yıldan beri, hiç deÄŸiÅŸmedi.
Çokuluslu ÅŸirketlerin kontrolünde ABD ve Avrupa BirliÄŸinin elitleri, ve onların denetimindeki mali ve siyasi kurumlar, İMF, Dünya bankası, NATO! Ve tabii içerde onların planlarını yürürlüÄŸe koyan iÅŸbirlikçi hükümetler !. Artı Sivil Toplum diye altımızı oyan ajanlar ve onların maÅŸalarının ucunda sallananlar…
Hepsini toplasanız 10 bin kişiyi bulmazlar!
Geride 72 milyon var. İşsiz ve yoksul bırakılmış, dini ve etnik olarak parçalanmış, ÅŸehit düÅŸmüÅŸ, gazi olmuÅŸ, kan kusan, göz pınarları akan 72 milyon..
Psikolojik savaşın her türlüsüyle karşılaÅŸmış, çok hırpalanmış, örselenmiÅŸ ama saÄŸduyusunu kaybetmemiÅŸ, sabrı defalarca denenmiÅŸ bir millet… Sessiz ama derinden, son anda ‘YETER’ diyen…İşte bu nedenle ZALİMler bu milletten korkuyor ve oyun üzerine oyun kuruyor.

Bu millet artık Terörün Washington ve Brüksel’den fışkırdığını biliyor. Batıyla ittifak yapanların, eÅŸbaÅŸkan olanların bu kan kaybını durduramayacağını da!
Eylüldeki referandum halkın bu bilincinin keskin bir göstergesi olacaktır.. Halk gücünün farkına vardığı zaman baÅŸka bir dönem baÅŸlayacaktır!
Allah tüm ÅŸehitlerimize RAHMET eylesin!!! Onların kanı yerde kalmayacak!

Banu Avar
Odatv.com

IMF İLE NEDEN ANLAŞILMADI?

Hocaların Hocası Prof. Dr. Korkut Boratav’ın, sol.org.tr’de yayınlanan “IMF-Türkiye: Kısa Bir Panorama” baÅŸlıklı yazısını yayınlıyoruz…

"Bilmem, “müjde!” mi diyelim? “IMF’siz Türkiye” özlemi önümüzdeki bir buçuk yıl boyunca gerçekleÅŸecek gibi görünüyor.

Daha önce yazdıklarımı kısmen tekrarlamak pahasına da olsa, bugünkü durumu birkaç soruya odaklanarak deÄŸerlendirmek istiyorum.

Birinci soru, “IMF-Türkiye iliÅŸkilerinin yakın geçmiÅŸi” ile ilgilidir. Hatırlatalım ki, Haziran 1998 ile Mayıs 2008 arasında Türkiye kesintisiz on yıllık bir IMF (ve ona çoÄŸu kez refakat eden Dünya Bankası) gözetimi altında kaldı. Bu dönem içinde, bu iki kuruluÅŸ sadece makro-ekonomik politikalarla yetinmediler. ÇeÅŸitli alt-sektörlerin, faaliyetlerin yönetimini devralan bağımsız kurulların oluÅŸumundan özelleÅŸtirmeye; saÄŸlık ve eÄŸitimin ticarîleÅŸmesinden sosyal güvenlik sisteminin dönüÅŸtürülmesine; iÅŸgücü piyasalarının esnekleÅŸtirilmesinden geleneksel tarımsal desteklemelerin tarihe karışmasına kadar Türkiye toplumunun adeta tüm hücreleri sermayenin stratejik hedeflerine, farllı bir deyiÅŸle neoliberal politikalara IMF/DB reçeteleri aracılığıyla teslim edildi. Bu nedenle, bu dönemin tümünü mercek altına almak; “AKP’li yıllara” odaklanmaktan daha saÄŸlıklıdır.

İkinci soru, “AKP hükümetlerinin IMF ile iliÅŸkileri” ile ilgilidir. AKP iktidara geldikten sonra, 2001 krizinde oluÅŸturulan Güçlü Ekonomiye GeçiÅŸ programının dayandığı IMF anlaÅŸmasını olduÄŸu gibi sürdürdü. Dahası, Mayıs 2005’te hiçbir ekonomik gereksinim olmamasına raÄŸmen, üç yıllık bir stand-by daha imzaladı. IMF norm ve kurallarına uymamasına raÄŸmen yapılan bu anlaÅŸma, IMF uzmanları tarafından “üç yıllık bir program, 2007 Kasımında yapılacak genel seçimler için [AKP hükümetine] bir çıpa saÄŸlayacaktır” gerekçesiyle savunulmuÅŸtu.

“AKP hükümeti yeni bir stand-by anlaÅŸması için görüÅŸmeleri niçin baÅŸlatmıştı?” Üçüncü soru budur.

Yanıt açıktır: “Türkiye uluslararası krize kırılgan konumda yakalandığı için…” Çok açıklandı; ama kısaca tekrarlayayım: Uluslararası kriz ortamında kırılganlık, “yüksek dış borç; yüksek dış açık” anlamına geliyordu. Kriz sonrasında IMF’nin kapısına giden, stand-by müzakerelerine baÅŸlayan; anlaÅŸmaları imzalayanlar da bu grup ülkelerle sınırlı oldu. Türkiye de bu konumdaydı. 2008’in son üç ayında 10 milyar dolara yaklaÅŸan yabancı sermaye ülkeden çıktı. Bu ÅŸok, sonraki aylardaki dış borç yükümlülüklerinin finansal sistemi sarsmasını gündeme getiriyordu. Âcil dış kaynak gereksinimi, IMF ile görüÅŸmelerin baÅŸlatılmasını tetikledi. Benzer konumdaki pek çok ülke, örneÄŸin DoÄŸu-Orta Avrupa ülkeleri, birkaç ay içinde IMF ile stand-by anlaÅŸmalarını bu nedenle imzaladılar.

Dördüncü soruya gelelim: “Uluslararası krize Türkiye’nin kırılgan konumda yakalanmasında, uzun süreden beri ekonomiyi denetleyen IMF’nin sorumluluÄŸu var mıdır?

Tartışmasız IMF’nin sorumluluÄŸu söz konusudur: Kamu maliyesi faiz dışı fazla, Merkez Bankası ise yüksek reel faiz hedeflerine kilitlenmiÅŸlerdi. Bunlar ekonomiyi daraltıcı politikalardır. Bu etkiler, sermaye hareketlerinin sınırsız serbestliÄŸi ile aşıldı: Yabancı sıcak ve serin paranın dört nala giriÅŸleri ve yerli ÅŸirket ve bankaların dış borçlanmaya yönelmeleri dövizi ucuzlattı; dış ticaret açığını ve dış borçlanmayı pompaladı. Sermaye hareketleriyle baÅŸlayan bir kısır döngü, tüm dışsal kırılganlıkları besledi; ağırlaÅŸtırdı. Bu sürecin her halkasında IMF belirleyici rol oynamıştır. Bu nedenle hükümet, IMF ile müzakere masasına otururken, “size harfiyen uyduÄŸumuz için bu haldeyiz; sorumlu sizsiniz; bu nedenle kemer sıkma ÅŸartlarından vaz geçerek bizi destekleyin; aksi halde dış yükümlülüklerimizi askıya alır; sorumluluÄŸunuzu dünyaya duyururuz” diyebilme imkânına sahipti. Teslimiyetin itirafı anlamına geldiÄŸi için, bu yol izlenmedi.

Sonuncu soruya gelelim: “Stand-by görüÅŸmelerine niçin son verildi?”

İlk önce, sözünü ettiÄŸim kırılganlığa raÄŸmen, bir yıl boyunca anlaÅŸma imzalanmadan durumun nasıl “idare edildiÄŸi” açıklanmalıdır. Bu köÅŸede ve baÅŸka yerlerde bunu tartıştım: Yabancı sermaye Türkiye’den hızla çıkarken, finansal sistem, “esrarengiz” bir can simidi sayesinde ayakta durabildi. Kriz dalgasının en sert etkilerinin yaÅŸandığı ilk altı ayda, yabancı sermaye Türkiye’yi hızla terk ederken, ekonomiye kayıt-dışı 12.5 (hatta önceki verilere göre 17) milyar dolarlık döviz girdi. Olası bir stand-by imzalansaydı, bu dönemde daha yüksek bir kredi almak esasen söz konusu olmayacaktı. Bu kaynak, ekonominin hızla küçülmesini önleyemedi; ama, finansal piyasaların ayakta kalabilmesini mümkün kıldı. Ağır koÅŸullar içerecek bir stand-by anlaÅŸması, bu sayede çok âcil olmuyordu.

GörüÅŸmelere bu hafta son verme kararı ise, üç etkene dayanıyor: Birincisi, hükümetin benimseyip yayımladığı Orta Vadeli Program, aslında, “eksik bir IMF programı”dır. Bu program, 2009-2012 arasında, kamu maliyesinde milli gelirin yüzde 3.4’ü oranında daralma (giderlerde kısılma, vergilerde artış) öngörüyor. Bu, bunalım ve iÅŸsizlik ortamında, ekonomiyi en azından durgunluÄŸa sürükleyen fiili bir IMF programıdır. “İşgücü piyasalarını esnekleÅŸtirme” türünden neoliberal “yapısal reform” öÄŸeleri de programda yer alıyor. Bunlar, IMF’siz de olsa, Türkiye burjuvazisinin ve uluslararası finans kapitalin isteklerini karşılamaya özen gösteren bir yaklaşımı yansıtmakta; sermaye çevrelerinin “IMF’yle anlaÅŸma” israrını hafifletmektedir.

İkincisi, Kasım 2009’dan bu yana, Türkiye ekonomisine dış dünyadan net sermaye giriÅŸi baÅŸlamış; ne kadar süreceÄŸi belli olmamasına raÄŸmen bu olgu, âcil dış finansman gereksinimini hafifletmiÅŸtir.

Üçüncü etken ise, AKP’nin elini-kolunu baÄŸlayacak kimi IMF taleplerinden kaynaklanıyor: Bunlar, anlaşılan, “mali kural” cenderesinin uygulanmasına derhal geçilmesi, vergi idaresinin özerkleÅŸtirilmesi ve belediyelere aktarılacak kaynaklarda kısıtlanma gibi bir seçim konjonktüründe kabulü güç öÄŸelerden oluÅŸmaktadır.

“IMF canibinde” de yeni ve ilginç geliÅŸmeler var. Bunları önümüzdeki haftalarda tartışmak istiyorum."

Odatv.com



« Önceki |

Blogcu ile yapıldı